Madde 12- Kimsenin özel yaşamına, ailesine konutuna ya da haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz. Herkesin bu gibi karışma ve saldırılara karşı yasa tarafından korunmaya hakkı vardır.

Bugün okulda İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini dağıttılar.Kitapçığın girişinde; “dünyanın en sıkı şekilde saklanan sırrını açıklıyoruz” yazıyordu. Eve geldim,haberleri incelemeye başladığımda Vatan gazetesinin ortalığı ayağa kaldırdığını gördüm.Güya muhabirleri “tarikatçılar” tarafından darbedilmişti.

Muhabirlerinin Çavuşbaşında ne aradıkları, ya da bir bahçenin duvar parmaklıklarına niçin tırmandıkları konusunda bir bilgi yoktu. Sadece “gerici, yobazlar muhabirlerimizi tartakladılar.İşte fotoğraflar” yazıyordu. Resimlere baktığımda bana pek şirin gelen takkeli,cübbeli ve sarıklı kardeşlerimi gördüm.Jandarma araçlarına bindirilirken ve inerken fotoğraflarını yayınlamışlardı.

İnsan hakları evrensel bildirgesinin ilgili maddesini ustaca gizleyen Vatan bir empati yapsın önce. Kimsenin evinin duvarlarına tırmanmış insanlara ;”Kardeş, oradan iyi fotoğraf alamazsın gel içerden al” diyeceğini zannetmiyorum. Hele  basın yayının her zaman kendilerini 1 numaralı düşman olarak gösterdiklerini,her gün fotoğraflarını basarak eğlendiklerini düşünürsek.Bayram hocayı İsmailağa camiinde şehit ettiklerinde aynı basın maktulun değil kaatilin ağıdını yakmıştı.O zaman da cami cemaatine “işte kaatiller” diye manşet atmışlar ve tutuklanmalarını istemişlerdi.

Uzun lafın kısası Vatan belasını bulmuş.

Vatan gazetesi hakkında uzun süredir yazmayı düşünüyordum;

“Bu Vatanı kim durduracak” diye.

Kışkırtıcılığın her türlüsüne kucak açan Vatan Zafer Mutluya teslim edildiği günden beridir ortalığı karıştırmak için etrafta fink atıyordu. “Köşe yazarlarına yazayım.Bu konuyu bir ele alsınlar.Durum iyiye gitmiyor” diye düşünüyordum.Hele bu haberi okuyunca iyice endişelenmiş ve aklı başında birileri bu gidişe dur der inşallah  demiştim. Gazetenin internet sitesi tamamen erotizm ve din düşmanlığı üzerine yayın yapıyordu. Bir de gazetenin logosuna “Atam izindeyiz” yazmışlar. Sanki Atatürk bunlara “bir elinde pornografi bir elinde İslam düşmanlığı” olan bir yayın politikası önermiş. Bir kaç haftadır Peygamberimize yapılan hakaretlere yorum özgürlüğü adı altında yer veren Vatan gazetesi her kesimden insanı tedirgin ediyordu. (Bir örnek)

Neyse bugün Vatan belasını bulmuş anlaşılan.

Bu yüzden Vatanı tedip eden  ellere “uzat o mübarek eli öpeyim” diyorum.

Tarih : Mayıs 8th, 2008 Yorum : Yorum Yok Kategori : kartel medyası
Etiket :

15 yıllık gazeteci Yüksel Göktürk, Vatan Gazetesi’nde çalıştığı dönemde kurmaca haberlere nasıl gittiğini ve neler yaşadığını yazdı. Göktürk’ün aktardıkları bu kadarına pes dedirtti.

Bir kısım medyanın düzmeceden ibaret haberleri herkesin malumu. İnsanların ibadet etmesine bile tahammül edemeyen medya, ya yalan haber silahına sarılıyor ya mübalağa bombasına.
Malzemeyi vahşi doğasına uygun düşecek şekilde, tabiattan topluyor: Kimi zaman namaz kılan bir piknikçiye memleketi ‘İran’a çeviren molla muamelesi muamelesi yapıyor, kimi zaman da uçağın yönünü kıbleye çeviren gizemli adamları manşete taşıyor. Avdan eli boş dönünce erkek muhabirine çarşaf giydirip ‘İran usulü kayak’ manşetini patlatıyor(!) Ne kıvırma bitiyor ne yalan…Geçtiğimiz günlerde muhabirim.com adlı internet sitesinde bir yazı kaleme alan 15 yıllık gazeteci Yüksel Göktürk, Vatan Gazetesi’nde çalıştığı dönemde kurmaca haberlere nasıl gittiğini ve neler yaşadığını yazdı. Medyanın, çalışanların birçoğunun yalan haber yapmaya zorlandığını anlatan Göktürk, Vatan Gazetesi’nden atılmasını da bu tür tatsız olaylardan duyduğu rahatsızlığı yöneticilere aksettirmesine bağlıyor. Büyük bir çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede ibadetin haber değeri taşımadığını anlatan tecrübeli haberci, “Papa’nın namaz kılması bir haberdir ama bir Müslüman’ın kıldığı namazın haber değeri yoktur. Çünkü dinî vecibesini yerine getiriyor.” diyor. Vatan Gazetesi’nde çalıştığı dönemde kendisinin de bu türlü bir düzmece haber yapmak için görevlendirildiğ ini söyleyen Göktürk, “Habere ne amaçla gittiğimi düşündükçe kendimden nefret ettim, insanlığımdan utandım.” diyor.
Bazı gazetelerin satırlarını her daim ‘namaz haberleri’ süsler. Kimileri, bir yolcunun ‘Uçağın yönünü kıbleye çevirin; namaz kılacağım.’ dediği maskaralığına inandırmaya çalışır milleti, kimisi ‘Yolda zorunlu namaz molası’ verildiğine; bazısı çıkıp ‘Kız lisesinde namaz baskısı var’ yalanını hazırlar, bir diğeri gidip piknik yerlerinde avını bekleyen bir çakal edasıyla pusuya yatar. Ta ki karanlık bir piknikçi çıkıp namazını kılsın ve ‘bomba haber’in ışıltısı tüm gazeteyi sarsın! Sonra da zevkle döşensin gazetelerinin manşetine, fotoğraf altı haber: “İrtica piknikte!”
Bu türlü haber saplantısı olan gazeteler ve televizyonlar, çalışanlarını mütemadiyen gönderir namaz haberlerine. Onlar da istese de istemese de karanlık Türkiye’nin fotoğrafını çekmek zorundadır. Yazı işlerinin marifetli ellerine bırakılır gerisi. Sonrasında medya yine bekleneni yapar ve çarşaf çarşaf aydınlığa çıkarır karanlığa sürüklenen ülkemizi. Geçtiğimiz günlerde kuruluşundan itibaren Vatan Gazetesi’nde çalışan ancak kısa bir süre önce işinden ayrılan tecrübeli muhabir Yüksel Göktürk, tam da böyle bir haber deneyimini kaleme aldı bir internet sitesinde. Aktardığı vak’alar Türkiye’nin asıl olarak kimler tarafından gerildiğini ve ikiliğin nasıl çıkarılmaya çalışıldığını anlatması bakımından da manidar.

Göktürk’ün anlattığına göre bir gün bir Vatan okurundan istihbarat gelir. Okurun verdiği bilgiye göre İstanbul’un güzide mesire yerlerinden biri olan Emirgan Korusu’nda bir grup çarşaflı kadın namaz kılmaktadır. Bu çok mühim bilgiyi değerlendiren haber müdürü, koşar adım Göktürk’ün yanına gelir ve başlar trajikomik olaylar… O sırada sükunet içinde haber yazmakta olan Yüksel Göktürk, bir yaygarayla irkilir. Koşar adım yanına gelen müdürü, “Yüksel çabuk koooş! Emirgan Korusu’nda kara çarşaflı kadınlar toplu halde namaz kılıyormuş. Hemen çek gel.” diye haykırır. Ancak Yüksel, bir an “Ne var bunda. Burası Müslüman bir ülke. Tabii kılacaklar.” diye geçirir içinden. Göktürk, okurlardan bu türlü istihbaratları n ara sıra geldiğini ve altında yatanın da tamamen din düşmanlığı olduğunu vurguluyor. Göktürk, “Anlaşılan en az bizim haber müdürü kadar beynamaz biri, yemeden içmeden telefona sarıldı ve dinsiz basının silahşorlarından Vatan’ı aramayı akıl etti. Sonrası malûm…” diye anlatıyor yaşadıklarını.
Neticede kendisine makul gelmese de bu, yöneticiler nazarında bir haberdir ve bu habere gidilecektir. Mecidiyeköy’de bulunan gazete binasından Emirgan Korusu’na gidene kadar cemaatin dağılacağını kestirmiştir Göktürk. “Saate baktım 14.30 gibiydi. Vakit namazı kılıyorlarsa öğle namazıdır ve en fazla 20 dakikada biter. Kaza kılıyorlarsa daha kısa sürer. Yok Emirgan Korusu’ndaki güzel tabiatı görünce Allah’a verdiği nimetlerden ötürü şükür namazı kılıyorlarsa o daha da kısa sürer.” diye düşündüğünü anlatıyor tecrübeli muhabir. Trafik açık olsa bile yol en az yarım saat sürecektir. Göktürk, bir yandan hazırlanıp bir yandan da bunları düşünürken, ikinci bir haykırışla irkilir. Ülkesini aydınlığa (!) çıkarmak için bağıran ses: “Daha duruyor musun Yüksel! Çabuuk, hepsini çek… Değişik açılardan çek…Çabuuk!” demektedir.
Hikayenin hazin tarafı burada başlar. Göktürk, habere giderken çalıştığı yeri, kime ve neye hizmet ettiğini düşünmeye dalar. Derken Emirgan Korusu’na gelmiştir. Mescidin etrafına bakınır ama namaz kılanları göremez. Bu hazin hikayenin geri kalanını şu cümlelerle ifade ediyor Yüksel Göktürk: “Biraz aşağılara indim. Haa işte ordalar! Kara çarşaflı gerici kadınlar.
Muhtemelen namaz eylemini bitirmişler, şimdi de yanlarında getirdikleri yiyeceklerle kendilerine piknikçi süsü vermeye çalışıyorlar. Gerçekçi olsun diye de yanlarına çocuklarını da almışlar. Sofralar kurulmuş; börekler, sarmalar, pastalar yerleştirilmiş sofraya çocuklar etrafta oyunlar oynuyor. Biz yer miyiz bu piknik numarasını! Hemen sarıldım fotoğraf makineme. Bastım deklanşörüne. Boş değil ha bu kara çarşaflı kadınlar, hemen uyandılar. Durup dururken niye fotoğrafımızı çekiyor bu keçi sakallı diye homurdanmaya başladılar. İçlerinden biri ‘Ne çekiyorsun’ diye diklenecek oldu, muhabir çevikliğiyle ‘Piknikçilerle ve çevre temizliğiyle ilgili haber yapıyoruz da’ yalanını uyduruverdim. Kendimden ve insanlığımdan utanarak. Dışarıdan görünmüyordu ama kalbim kanıyordu. Öyle bir kanıyordu ki sanki insanlığım, Müslümanlığım ölüyordu içimde. Bir taraftan fotoğraf çekiyor bir taraftan da beni buraya namaz kılanların fotoğrafını çekmeye gönderene, ona haber verene, namaz kılmayı suçmuş gibi gösterenlere, onu imansız yetiştiren sisteme, öğretmenine, öğretmeyenine… Daha sonra aynı gruptan olduklarını tahmin ettiğim ve kadınlardan az ötede sofra kurmuş, biri ak sakallı hacı ikisi genç üç kişinin yanına yaklaşarak Allah’ın selamını verip aldım. Onlar da kıllanmıştı fotoğraf çekmemden. Hacı beni sofraya davet etti. Bağdaş kurup oturdum yanlarına. Doğrudan girdim konuya. Çünkü kadınlara yaptığım haberin masum olduğu yalanını söylemiştim ve bir başka yalanı yüreğim götürmezdi. ‘Hacı buraya niye geldim biliyor musun?’ diye sordum. Hacı ‘Bilmiyorum niye geldin evlat?’ dedi. Burada kara çarşaflı kadınlar topluca namaz kılıyormuş. Bunu görerek rahatsız olan biri bizim gazeteyi aramış. Benim müdür de beni gönderdi namaz kılan kara çarşaflı kadınları çekmem için. Ben buraya namaz kılan kara çarşaflı kadınları çekmeye geldim’ dedim. Hacı da ben de sustuk. Sonra hacı ‘O namaz kılanlar bizdik. Suç mu işledik namaz kılmakla?’ dedi. Diyecek bir şey bulamadım. Bağcılar’da bir kursun katılımcıları olduklarını anlattı hacı amca. Havalar ısınınca kurs verenler, tüm kursiyerleri bir otobüse bindirip İstanbul’un nadide güzelliklerinden olan Emirgan Korusu’na piknik yapmaya getirmişler. Namaz vakti gelince namaza durmuşlar. Mescit küçük olduğu için bazıları dışarıda, çimlerin üzerinde eda etmiş namazını. Hepsi bu. Bunu gel de kendini aydın sanan gazete yönetimindeki zavallılara anlat. Orada hacıyla ve diğer iki arkadaşla uzun uzun sohbet ettik. Nasıl oluyordu da nüfusunun yüzde 99′u Müslüman olan bir ülkede namaz kılmak garipseniyor, namaz kılanlar gerici ilan ediliyor, dinini yaşamak isteyenler nasıl infaz ediliyordu. Bunun cevabını aradık. Vakit dardı, bulamadık. Aslında bulduk da yeri değil.”
İşe alırken ‘namaz kılman sıkıntı olur’ deselerdi çalışmazdım
Basın dünyasının hatırı sayılır bölümünde, Vatan gibi bir gazetede sözgelimi, inançlı bir insansanız, yani cuma ya da bayram namazına gidiyorsanız ‘dinci’ olursunuz. Birlikte çalıştığımız kişilerden biri bir keresinde, “Yüksel ben seni araştırdım. Sen ‘hacı hocaymışsın” dedi. Bunu diyen üniversite okumuş, görünüşte eğitimli biri. Eğer inançlı bir insansan bitti. Herkes bunu yaşıyor gazetecilik yaparken. Sorarsan eğer namaz kılmak yasak değil ama mahalle baskısı, servis baskısı ve medya baskısı var işte. Onların mantığına göre ‘Bizden değilsin.’ Sadece haftada bir cuma namazına gitsen bile sen öteki Türkiye’sin. Bu bünye almıyor seni. Ancak yalvaracak da değiliz ‘beni al’ diye. Ben sana yalakalık etmek, inancımdan kişiliğimden taviz vermek zorunda değilim. Vermem de zaten. Sen bana işe alırken sigara içiyor musun diye sordun, üniversite mezunu musun diye sordun, tecrübelerimi sordun. Niye oruç tutuyor musun, namaz kılıyor musun diye sormadın. O zaman almazdın. Benim geçmişimi bilerek aldın.

İçlerindeki ağrı inançlı insanların başa gelmesi. İnançlı bir insan nasıl cumhurbaşkanı olur, nasıl başkomutan olur. Orası 3-5 kişinin kalesi değil, orası tüm Türkiye’nin ve Cumhuriyetin kalesi. ‘İyi de namaz kılıyor.’ diyorlar. Kılsın… Sana ne, kime ne… Eskiden zencilerle beyazlar arasında bir mücadele vardı. Beyazlar zencileri nasıl görüyorsa biz de onların gözünde öyleyiz. Ben Vatan Gazetesi’nde 5 yıl zenciydim. Onlar Beyaz Türk ben zenciyim. O kesim öyle görüyor. Medya kuruluşlarının başındakiler beyaz Türk. Seninle aynı lokantaya gitmezler. Seninle aynı alışveriş yerine gitmezler, senin içtiğin yerden su içmezler. Aynı havayı teneffüs etmezler. Bundan rahatsızlık duyarlar. Sadece ben Yeşilköy’de oturayım. Orası güzel bir semt olsun ve sadece ben yaşayayım. Başka semtler olmasın, ben onlarla bir değilim. Onlar varoş. Gelişmesini istemiyorlar ülkenin. Eğer birinin cebinde para olacaksa benim cebimde olsun, onların cebinde olmasın.
Ben yıllarca Vatan Gazetesi’nde zenci olarak bulundum. Ama zenciliğimden hiçbir zaman utanmadım, gocunmadım. Dimdik durdum, çünkü zenci olmak suç değil. Bana işe alırken namaz kılıyorsan sıkıntı olur deselerdi ben zaten orada çalışmazdım. Benim babam uzun yıllar yurtdışında kaldı, orada böyle bir sıkıntı çekmedi. Orada senin namaz vaktin geldi namaz kılmayacak mısın diyorlardı. Burada saygı gösterilmediği gibi horlanıyor.

Kaynak:http://www.bugun.com.tr/haber_detay.asp?haberID=23827

Tarih : Mayıs 8th, 2008 Yorum : Yorum Yok Kategori : kartel medyası
Etiket :

Harran Üniversitesi’nde yapılan bir şenliğe kapıdaki uyarıya rağmen başörtülü öğrenciler girmiş. Haberi buradan okuyabilirsiniz. Okuyucu yorumları ise genelde olumlu. Demek ki yapılan tüm kışkırtma ve çarpıtmalara rağmen insanlar artık inanmıyor veya önemsemiyor.
Haber ilginç. Vatan Gazetesi yine örnek bir gazetecilik çalışmasına imza atmış ve türbanlı kızların üniversitedeki şenliklere nasıl katıldıklarını görüntülemiş. Helal olsun. Türkiye’nin aydınlık (!) geleceğine hizmet eden bu güzide insanlar topluluğu bence ödüllendirilmeli. Sayelerinde ülkemiz irtica belasından kurtulmuş ve gerici pis yobazlar (bu tabirlerle kimi kastettiklerini söylemeyeceğim) meydanın kendilerine kalmayacağını öğrenmiştirler (hiç sanmam ). Bu konuya girmişken hem başörtüsü hem adı geçen gazetenin hakkında iki üç kelam etmek isterim.

Bu ülkede son zamanlarda tırmandırılan irtica veya türban-başörtüsü sorunun farklı boyutları vardır. Mahalle baskısı ya da kutlu doğum gibi. Benim anlamadığım neden baskı yapan hep inanan kesim oluyor. Örneğin içki içen adam benim üzerimde baskı oluşturuyor olamaz mı? Neden namaz kılan adam kılmayan insanların üzerinde baskı oluşturuyor? Peki, kutlu doğum kutlandı diye irticanın hortladığını söyleyenlere ne demeli? Size ne kardeşim. Kimseyi rahatsız etmeden Peygamberimizin (sav) doğum gününü kutluyoruz. Ne yapalım,sarhoş olup onun bunun eşine, kızına mı sarkalım? Savunmalarına bakın: “Bundan bilmem kaç sene önce kutlu doğum diye birşey mi vardı.Yeni yeni şeyler uyduruyorlar”. Vardı efendim. Daha önce belirtmiştim yine söyleyeyim. Peygamberimizin (sav) doğumu, Mevlid Kandili hariç, belli zamanlarda bu topraklarda yüzyıllardır kutlandı. Olmadığını varsayalım. Evet biz icat ettik bunu ve Müslüman olan herkesi bu kutlamaya davet ettik, var mı ötesi?

Çarpıtılan olayların veya meselelerin bize fayda sağlamayacağı ortadayken bazıları hala birşeylerde diretmeye devam ediyor. Yaman çelişkiler neredeyse hayatımızın bir parçası oldu. Adamlar laikliği sorgulanamaz bulurken diğer tarafından Diyanet İşleri Başkanlığı adındaki kurumun bu devlette ne işe yaradığını ya da neden varolduğunu düşünmüyorlar. Aslında bundan rahatsızdırlar, fakat bunu sorgulamak yerine görmezlikten gelmek işlerine gelir. Bu hadise böyle devam eder gider. En son bir gazeteci eski gazetesinden ayrıldıktan sonra konuştu ve çarpıtmanın,ortalığı karıştırmanın nasıl yapıldığını tarif etti:

Alıntı:Fırtına 30 05

Tarih : Mayıs 8th, 2008 Yorum : Yorum Yok Kategori : Başörtüsü, Eğitim, Güncel, Medya, kartel medyası, Üniversite
Etiket :

Katar şeyhine

by admin

Sevgili kardeşim,

Duydum ki Türkiyede bir kısım yatırımlarda bulunmak dilermişsin.Medyaya, spora,ticarete,inşaata girmek, paranı buraya yatırmak daha doğrusu batırmak dilermişsin.Yanlış okumadın batırmak dedim. Kimsenin malında parasında gözüm yok çok şükür.

“Kanaat en büyük hazinedir” sözünü düstur edinenlerdeniz.

Ancak Türkiye’de yatırım yapmak isteyenlerin milliyet ve dinleri çok önemlidir. Ülkemiz medya tarafından yönetildiği için (Bkz.Medya kaçıncı kuvvettir tartışmaları)  bu konuda oldukça hassas olmak lazımdır.Memleket ahvaline ait durumlar önce medyaya intikal eder.Medya uygun görürse ilgili makama sevkeder.Gerektiğinde adliyeye,gerektiğinde belediyelere, gerektiğinde hükümete talimat verir. Öyle Başbakanı tanıyorum,Cumhurbaşkanı ahbabım diye ülkeye elini kolunu sallayarak girersen paranı batırırsın. Girdiğine gireceğine pişman olursun(Bkz.Dubai Şeyhi Maktum. Adam geldiğine, geleceğine pişman oldu. Verdiği parasını geri alabilir mi bilemiyorum. Mahkemelerdan canını kurtarıp memleketine dönebilirse ne ala. Bence ufaktan topuklasa ve memleketine karşı kapatma davası açılmadan sessizce tüyse iyi olur.Görürsen iletirsin bu sözlerimi.Unutma, asıl sorun etnik köken ve din konusu. Şimdilerde Liverpool takımına talip olmuş, anlayışlı adammış vesselam).

Ziyarete gelsen gidesiye kadar seni taciz ederler. Çürük yumurta yağmuruna tutulmadan ülkene dönebilirsen ne mutlu.(Bkz.Suudi Kralı,teferruat bila ihtiyaç)

Sen akıllı adamsın, zararın neresinden dönersen kardır.Bu memlekette medya bir bardak pet şişe su alsan “yetişin vatanı Araplara satıyorlar” diye feryadü figan eder.Öyle inandırıcı bağırırlar ki sen bile şaşırır “ne yaptım acaba?” diye etrafına bakınıp durursun.

Duyduğuma göre Beşiktaşa ultra-süper bir stat yapmak niyetindeymişsin.Eğer sen o stadı yapar ve bir gün es kazara o statta maç seyretmeye gelirsen yandığın günün resmidir. Zaten inşaatı yapmana fırsat vermezler. (En basitini söyleyeyim:Çalışanlarına kadar araştırırlar.İşçilerden bir PKK sempatizanı yakalarlarsa gerisini sen düşün.) Stad inşaatına kapatma mührü vurmazlarsa bende gider Anıtkabirde mevlüt okurum. Hem değil sen stad yapmak Türkiye’den uzaya açılan bir asansör yapsan ve o asansöre çıkanlar gidip orada altınlar,zebercetler getirseler.etrafa dağıtsalar bile bu medya sana hayatı zehir eder.
Bunlar bizi Cennete götürse istemiyoruz diye tepinirler. Dediğim gibi sorun sizin etnik köken ve dininizde.

Ama ille de ben Türkiyeye yatırım yapacağım, param batsada, rezil olsamda ben bu işte varım diyorsan, yüksek adrenalin ve tehlikeli hayat tutkunuyum ben diyorsan
“Wel kam to cangıl”  “Ehlen ve sehlen ve merhaben fi Türkiye”

O zaman şu gelecek düsturlar rehberin olsun.Onlara harfiyen uyarsan belki bir ihtimal başarırsın diyorum.

1-Atatürk’le babanın dost olduğunu gösteren fotoğraflar bul.

2-Atatürk’le babanın dostluğuna dair hikayeler bul.

3-Nutuk kitabını Arapçaya çevir. Televizyonlarında 24 saat okut.

4-Atatürkçü Düşünce Derneğinin Katar şubesini aç, hemen  üye ol, hanımını Çağdaş Kadınlara üye yap.

5-Laiklik dinine inancını belirten konuşmalar yap.“Laik olmayan Arap olamaz” de.”Laiklik yolundan geri dönüş olamaz””Katar laiktir, laik kalacak” sözlerinle bütün Katar sokaklarını donat.

Bunlar denenmiş ve başarılı olmuş yollardır. Düne kadar “Mao, Mao” diye miyavlayan, “Lenin, Lenin” diye inleyenlerimiz bu yolu kullanarak fiyakayı düzelttiler.Kominizmi, Sosyalizmi bir türlü Türkiye’de sevdiremeyenler  “Ancak Lenin’le Atatürk’ü barıştırısak başarılı olabiliriz” sonucuna vardılar.

Sende ancak bu yolla başarılı olabilirsin.

Hüda hafiz, Allah emanında.

Çaktırmadan yürü, seni ham yapar bu zilliler.

Tarih : Mayıs 8th, 2008 Yorum : Yorum Yok Kategori : Güncel, Medya, Spor, kartel medyası
Etiket :